• Egemen MacCandan

Salgın Hastalıklar ve Bira

İmkanlar dahilinde kendi çapımızda ilan edebildiğimiz OHAL sonucu çoğu insan kendini yeteneklerini geliştirme, kendini gösterme, yeni beceriler keşfetme ve deneyimleme yoluna gitti. Şu devirde ekmeğini yapmayanların sayısı hala cep telefonu kullanmayı reddedenlerle neredeyse aynı. Değerli kardeşlerim, bakın buradan bir kez daha belirtmek istiyorum, kendi OHAL’îni kendi ilan yüce milletimizin, kendi kendimizi bilirkişi veya uzman tayin etmesi de şüphesiz kaçınılmazdır.


Ben de naçizane ara verdiğim blog sayfama bir iki kelam karalamak, okuduğum naçizane bilgileri derlemek ve ileride kendi adıma not tutmak sebebiyle belki bir iki konu sıkıştırmak istedim.

Malum ana gündem konumuz salgın hastalık. Gündem değiştirmek için yeni icatlara, satılık birey ya da tüzel kişiliklere ihtiyaç duymadığımız ilginç günlerdeyiz, memlekette ne olup bittiğine dair pek bir bilgiye ulaşabildiğimiz söylenemez. Arada bir kulaklarımda “Dolaa yedi lira olacah yah, on nira olacahh yah” çınlanıyor sadece. Neyse efendim akşam saatlerinde daha iyi duyurabilmek adına hoparlörler eşiğinde ilettiğimiz dilekçeler bir yana doğa kendi çarklarında dönerek, en iyi bildiği işi, en iyi haliyle yapmaya devam ediyor. Yüz bin yıldır, neredeyse dünyanın her yerinde koşullara uyum sağlayarak yaşayan insanoğlu da bir şekilde bu çarklar içerisinde yerini alacak. En merak ettiğim şey de gerçekten bu süreçte çevrenin olumlu etkilenerek “…. şehrinde hava temizlendi, baktığınızda …. görünüyor” geyiğinin gerçekliği.


Evet buraya kadar anlatmaya çalıştığım kısımdan da anladığınız gibi konumuz tabi ki bira.



İnsanoğlu tarih boyunca bir çok hastalık ve salgınla mücadele etmiş. Tabi hastalık kavramını tam olarak da anlayamamışlar, kötü hava, kokan su, kötü ruhlar, cinler gibi bazen basit bazen hayal ürünü sebeplere dayandırmışlar. Komiktir ki hala bu sebeplerden en azından bir tanesinden kaynaklı rahatsızlıklara inanan insanlar aramızda.


Hatta televizyonlara çıkıp farklı konularda türlü demeç verebiliyor bu “kendine uzmanlar”.

Hastalık korkusu, din simsarlarının dünyanın bir çok yerinde kötü ruhları lehlerine kullanarak eğitimsiz halkı ibadethane ve din adamlarına bağımlı hale getirdi. Kötü hava için yapabilecek zaten çok bir şey yoktu fakat su işte burada en önemli kişisel tedbir unsuruydu.


Yaklaşık 12.000 yıllık bir tarihi olan bira, binlerce yıl boyunca insanların en temel besinlerinden birisi olmuş. Besin diyorum çünkü hem susuzluğu gidermesi, hem insanın içtikçe içesinin gelmesi hem de enerji ve keyif vermesi sebebiyle “altın su” ilahi bir lütuf olarak görülmüş. Dünyadaki ilk ticaretin bira ile yapıldığı, kadim ülkelerde çalışan maaşlarının bira ile ödendiği güçlü kanıtlara dayandırılıyor. Hepimizin hayranlıkla en azından “acaba nasıl yapmışlar?” diye sorduğu Mısır Piramitleri için bira belki de en önemli temel taşıydı diyebiliriz.

O dönemde dünyanın ve medeniyetin merkezi Mısır’da özellikle günlük beslenmenin bir parçası olması ve ödeme yöntemi olması, birayı tanrısallaştırmış. Bulunan hiyerogliflerde Mısır Kültürü’nin en önemli dayanağı olan ölümden sonrası yaşam ile ilgili olarak da biraya dair bir çok yazıt bulunuyor. Mesela bir tanesinde diğer dünyada bir kişiye 40.000 çömlek bira vaadediliyor. Muhtemelen bakire çömlekler…



Eski Mısır tıbbında da bira bir çok alanda kullanılmış, 1950’li yıllarda keşfedilen bir nevi antibiyotik olan tetrasiklin, Mısır iskeletleri incelendiğinde görülmüş ve bir çok bilim insanı bu buluşu reddetmiştir. Fakat yapılan araştırmalar sonucu günlük olarak tüketilen bira insanların kemiklerine kadar işleyen bu antibiyotiğin üretilmesine sebep olmuş. Tabi Mısırlılar işin mikrobiyoloji kısmından tamamen bir haber fakat Mısır Ordusu’nun bira bittiği için su içmek zorunda kaldıktan sonra tamamen hastalanması gerçeği onlar için yeterli olmuş. Benzer bir hikaye de, daha yakın tarihte, 80 Yıl Savaşları ve Hollanda’nın bağımsızlığı için de söz konusu olmuş.


Salgın hastalıklarla özdeşleşen Orta Çağ dönemine gelirsek hepimizin bildiği gibi “veba” bir numaralı düşman. Özellikle “Kara Ölüm” denilen ve 1347-1351 yılları arasında tüm Avrupa’yı etkisi altına alarak büyük yıkıma yol açmasıyla meşhur. Avrupa’da bir çok kent yok olmuş, Londra nüfusunun neredeyse yarısı hayatını kaybetmiş. Dünyadaki ilk karantina bu dönemde uygulanmaya başlanmış. Tabi her ne kadar bu kadar büyük çapta bir salgında sadece içtiğiniz şeyler sizi korumuyor olsa da insanlar sudan hastalık bulaşma ihtimalinin yüksek olması sebebiyle biranın önemi artmış. Günümüzde biliyoruz ki hastalık yapan mikrop ve bakteriler yüksek sıcaklıkta ölüyor, suyu kaynanmak bu konuda en etkin yöntemlerden biri, fakat hastalık sebebini bilmeyen insanlar suyu kaynatma gereği duymuyorlardı. Yapım aşamasında ise biranın kaynatılması bu zararlı mikroorganizmaların ölmesine sebep oluyordu. Tabi ki zamanında insanlar kaynatma işlemini sadece biraya lezzet kattığı için uyguluyorlardı.


Vebanın yanında bu tür kirli sular kesinlikle kolera, dizanteri, sarılık gibi bir çok hastalığın da yayılmasının ana etkeni.

Su çok büyük bir düşman değildi aslında, yani nereden temin edeceğiniz asıl önemli konu. Suyu korumaya yönelik kanunlar, suyu kirletenler için büyük cezalar ciddi bir şekilde yıllar boyunca uygulanmış. Özellikle Roma İmparatorluğu temiz su kaynaklarının şehirlere ulaşması için büyük mühendislikler geliştirmiş ve büyük yapılar inşa etmiş. Kentler hep su kaynaklarına göre oluşturulmuş ve korunmuş. Fakat burjuvazinin gelişmeye başlaması, ticaret ve zanaatın gelişmesi su kaynaklarının da aynı hızda kirlenmesinin önüne maalesef geçememiş. Şu an da günümüzde aynı sebepten hava kirliliği, su kirliliği ve doğa katliamlarına şahit oluyoruz.

Aklıma gelmişken şundan da bahsedeyim, az önce bira yaparken kaynatmanın yani pişirmenin mikroorganizmaları öldürerek temiz hale gelmesini sağlıyor demiştik, işte bununla ilgili California Davis Üniversitesi’nde bir deney yapılıyor. Bir ördek havuzundan alınan su numunesi önce laboratuvarda inceleniyor ve tabi ki ördek bokunun etkisiyle oldukça tehlikeli bakterilerin varlığı tespit ediliyor. Bu sudan bira yapıldıktan sonra ise aynı test sonucunda hiçbir zararlı mikroorganizmanın olmadığı tespit ediliyor, hatta bu birayı barlarda insanlara servis edip fikirlerini alıyorlar. Genelde beğeniliyor, hafif tuzlu bulanlar oluyor, tabi sonra kaynağı belirtilince yüzler ekşiyor.


Efendim şimdi bunca yazıdan sonra tabi bira iyi, su kötü demiyoruz. Biranın kesinlikle suyun yerini tutmadığı bir gerçek. Her ne kadar susuzluğumuzu giderse ve özellikle yazın bizi serinletse de alkol vücuttaki suyu emiyor. Ama yaklaşık 12000 yıldır beslenmemizin önemli bir parçası ve kesinlikle iyi bir vitamin ve enerji kaynağı. Yine de tek başına bira tüketmek hayatta kalabilmek için yeterli değil. Hiç yağ ve C vitamini gibi hayati fonksiyonları düzenleyen kaynaklardan mahrum olan bira diyetinizin tek kaynağı olursa yaklaşık 2-3 ay içinde belirli semptomlar göstermeye başlıyor ve tahmini olarak da 6 ay içinde ölüyorsunuz.


Keyifle ve sağlıkla nice biralara!

146 görüntüleme